Soner Yalçın'ın "Saklı Seçilmişler" Kitabı Üzerine Eleştiri Yazısı

Velican Çelik – Veteriner Hekim

Gün geçmiyor ki gerek görsel gerekse de yazılı basında gıda üzerine yalan yanlış beyanlara rastlamayalım. Kitaba haksızlık etmek istemem, içinde çok doğru, yerinde haklı tespitler de var. Ama şurası bir gerçek ki, gıdaya vurmak popüler bir konu. Kitlelerin dikkatini hemen oraya odaklayabiliyorsunuz. Hoş Soner Bey’in böylesine bir popülizm yapmaya da ihtiyacı yok. Zira kendileri son derece tanınmış, aynı zamanda sevdiğim değer verdiğim saygın bir gazeteci. Keşke kulvarında kalsaydı. Üretici kitlelerin tersine, sadece tüketeceği gıdanın organik niteliği ile daha da sadeleştirecek olursak doğallığıyla ilgilenen tüketici kitle cephesinden bakarak Saklı Seçilmişler’i okuduğunuzda fena halde irkiliyorsunuz. Bilim ve teknolojinin hayatın her alanında kendisine sağladığı baş döndürücü nimetlerini kanıksayan insan, her ne hikmetse onun gıdaya yansımalarını kabullenmekte zorlanıyor. Yapay bir dünyaya doğru evrildiği hissine kapılıyor. Tarım ve hayvancılığın bilimsel ilerlemelerden payına düşeni almasından rahatsız sanki. Kendince birçok bahaneleri var, organoleptik lezzet kaybından tutun da GDO’sına kadar.

Darvin’in doğal seleksiyonu yüzyıllardır kaplumbağa hızında ağır aksak yoluna devam ede dursun, insanın tercihli seleksiyonu tavşan hızında son iki yüzyıla damgasını vurmuş gibidir. Değişim ve dönüşüm baş döndürücü bir hızdadır. İnsanın elini dokundurduğu Toprak; toprakta yetişen bitkiler, üzerinde yaşayan hayvanlar, hatta suda yaşayan balık türlerine kadar, tüm canlıların kaderini belirlemede doğa artık kendi başına belirleyici değildir. Yeryüzü; büyük insanlığın çıkarlarının küresel güdümünün boyunduruğu altındadır.

Uzun soluklu düşünüldüğünde insanın yaptığı tercihli seleksiyonun çok önemli bir defosu vardır. Diğer türlerin ekimine ya da çoğalmasına izin vermediğinden nesillerini köreltir ve istemeden de olsa biyolojik çeşitliliği azaltır. Azımsanmayacak ve yabana atılmayacak bir defodur bu. Zira insanın tercihli seleksiyonu doğal olandan daha acımasız işler, insan kendi eliyle yerel türleri yok edip, hızlı ve öfkeli olanları koyar.

Pek çok ülkede tüketiciler, bu duruma karşı direnç olarak fabrika gibi çalışan çiftliklerin kamu kaynaklarıyla sübvanse edilmesinin yerine ekolojik, sosyal ve etik açıdan hayvancılık pratiklerini destekleyen akılcı politikalar talep ediyor. Ben de talep ediyorum kuşkusuz, sizlerde talep ediyorsunuz muhakkak. Ancak talepler ve  gerçekler arasında çok ciddi çelişkiler var. İnsanlık tarihinde ilk kez 2007 yılında kentlerde yaşayan nüfus, kırsal nüfusu geçti. 2014’te dünya nüfusunun %54’ünü kentsel nüfustu. 2050 yılında ise dünya nüfusunun üçte ikisinin hatta % 80’nin şehirlerde yaşayacağı ön görülüyor. Bütün bunlar gelecekte büyük insanlığın az buçuk nereye doğru evrileceğini kestirmemize olanak tanıyacak gibi. Küresel tiranlar, megapol şehirlerde topladığı İnsanların temel ihtiyacı olan barınma beslenme giyinme hatta kültürel aktivitelerine kadar hayatlarının her alanını planlıyor gibi. Nelerin trend olacağına, kültürel anlamda nelerin tüketileceğine hatta ne giyeceğimize ve ne tüketeceğimize kadar her şey ince ince planlanıyor.

Dünya nüfusunun süratle kentleşmesine ilişkin örneği ülkemiz üzerine  vererek yürüyelim. Ülkemizde 2012 yılı itibariyle 6063 sayılı yasa ile sayısı 30’a çıkartılan büyükşehirlerin ve bu büyükşehire bağlı ilçelerin sınırları içerisindeki tüm köy ve beldelerin tüzel kişiliği sona erdi(rildi). On altı bin köy, mahalle statüsüne getirilerek şehre bağlandı. Bırakın Kavılca Buğdayı’nı Soner Bey, köyler göçmüş. Türkiye’deki kentli nüfusun toplam nüfusa oranı yaklaşık yüzde 77’den yüzde 91’e çıkmış oldu. Bunun anlamı çok açık. Köyler bugün kısmen köy vasıflarını korusalar da artık üretimden yavaş yavaş çıkıyorlar. İnsanlar kentte yaşamaya ve tüketime özendiriliyor. Nüfusun büyük çoğunluğu kentte toplandığına  ve köyler boşaltıldığına göre karnımızı kim, nasıl doyuruyor? Soru da sorun da tam olarak bu. Köy ve köyler var mı gerçekten. Ne kadar nüfus kalmışlar, kendi beslenme alışkanlıkları nasıl? Üretime katkı payları ne kadar ve daha da önemlisi endüstriyel üretim anlayışına ne kadar yakın, ne kadar uzaklar? Bu soruların yanıtını aramak ciddi bir doktora tezi konusudur. Hal ve durum böyle iken sırf tribüne oynayan amigolar gibi köy yumurtası ve köy tavuğu tüketin, dağ çileği yiyin, endüstriyel etleri, yağı, yoğurdu, sütü içmeyin, zinhar kanser olursunuz ne yerseniz organik olanını yiyin falan. İnsanların aklıyla dalga geçmektir bu.

Yaşadığımız çağın, endüstrileşmenin doğurduğu bir sonuç bu. Bu  küresel  ticaretin  ya da işgalin ne derseniz deyin işte, sadece ülkemizle sınırlı kaldığını düşünmek ise trajikomik bir yaklaşım. Sanki bütün dünyanın emperyal güçleri işi gücü bırakmış sadece bizimle uğraşıyorlar. Ama şu rahatlıkla söylenebilir, bilimsel ilerlemelerin kendisine  sağladığı olanaklarla fark yaratan ve küresel ticarette suyun kaynağını elinde tutan ülkeler, bırakın kendi toplumlarını beslemeyi, dünya pazarını avucu içine almış durumdalar. Biz ve bizimle aynı kümede olan ülkeler ise onların açık pazarı konumundalar. Bizim küresel ticaretten anladığımız yegâne çıkarım, çok kere kalitesini göz ardı ederek en ucuz malı bulup iç pazarınızı küresel pazarın çöplüğüne çevirmekten başka bir şey değil. Bu al-sata dayalı ve üretimden uzak küresel ticaret anlayışı, kısmen yeni zenginler türetmekle birlikte, ülke içindeki üretimi baltaladığından işsizler ordusu çığ gibi büyüğü gibi; kırsaldan kente göçü arttırdığı da bir gerçek. Özellikle bunun tarım ve hayvancılık konusunda verdiği kalıcı hasarların yeni yeni farkına varıyoruz sanki. Üretmenin ve yüzünü üretime çevirmenin ülkelerin kalkınmasında yegane altın anahtar olduğu gerçeğini gemi karaya oturunca anlamaya başladık. Süratle Kökleri bizde olan mahsullerimizi desteklemek, çoğaltmak, dünya pazarına sunmak için yoğun emek sarf etmeliyiz ve daha da önemlisi akılcı devlet politikaları ile tarım ve hayvancılığımızı bu küresel tiranların işgalinden kurtarmalıyız. Bir yeri ya da bir alanı küresel işgalden  korumanın yegâne yolu yerel olanı / yerli olanı desteklemek olduğunu devlet ve yurttaş olarak kavramak zorundayız. Bunun için reyonlarda gezinirken pirincin nerenin mahsulü olduğuna bakmanız yeterli. Çikolata ve şekerlemelerin glikoz şurubu içerip içermediğini, raf ömrü uzun gıdalarda ne türden koruyucuların kullanıldığını üzerindeki etiketi okuyarak öğrenmeniz mümkün. Satın alma kriterlerinizi değiştirmeniz, çoğaltmanız gerek. Sadece fiyat odaklı hareket ederek sağlıklı kalamazsınız.

Kitabın beğendiğim ve en tutarlı bulduğum yeri ise Tarım ve hayvancılık politikalarımızdaki kırılmaları çok güzel aktarmış Soner Bey. Maalesef küresel kuşatılmışlığın yoğun yaşandığı ülkelere baktığımızda ülkelerin kendi kaderini belirleme yetilerinin çok önceden ellerinden alındığı, bu yön ve biçim vermenin başlangıçta hissettirilmeden yapılarak bu güne geldiği aşikâr. Oralara diyecek bir söz yok. Ne var ki; bu haklı tespitleri maskeleyecek, o kadar çok gereksiz soslar boca edilmiş ki ne yediğinizin (pardon  ne  okuduğunuzun) pek tadına varamıyorsunuz. Buna biraz da Soner Yalçın’ın dağınık yazar stilini ilave edin iş daha da zorlaşıyor. Dağarcığınızda daha çok o irkiltici olan gıda hileleri kalıyor. Düşünsenize dişinizi fırçalarken korkuyorsunuz, elmayı ısırırken bile. Ama bu türden sorunlara bir gıda sorunu olmaktan çok, ahlaki bir sorun olarak bakarım ben. Gıda üretirken hilelere bulaşmak bir üretim modeli olmaktan çok bir ahlak sorunudur. Gıda hilelerinin özellikle satın alma gücü düşük, kişi başına düşen milli gelir payı az toplumlarda daha sık yaşanır olması bir kader olmaktan ziyade bir sonuç sanki. Ülkeler bireylerinin satın alma gücünü artırdıkça, bireylerin de artan sosyal refah düzeylerinin paralelinde tercihleriyle gıda hilelerinin önünü kesmeleri mümkün olabilir ancak.

Özellikle serbest piyasa ekonomisine geçişle birlikte -korumak bir tarafa dursun- yerli tarım ve hayvancılığı tamamen savunmasız bırakan yanlış politikalar neticesinde onarımı mümkün olmayan yaralar aldığını görüyoruz. Serbest piyasa  koşullarının doğası gereği tüketici kitlenin her şeyi ucuza temin etme hırsı (alıştırılmış refleks), üretenlerin ya da aracıların üretim maliyetlerini düşürme ve daha fazla kazanma hırsı (kazanılmış refleks) var oldukça, kapitalizmin acımasız bu iki dişlisi arasına sıkışmaya mahkum gibi duruyor büyük insanlığımız.

Kitabın bana göre en yumuşak karnı Küresel Kuşatılmışlığı sadece gıdayla sınırlı olduğunu sanmak ve ret etmek ve Gıda Dışı Küresel Kuşatılmışlığı ve onun defektlerini ise görmemezlikten  gelmek. Obeziteyi, diyabeti, artan kanser vakalarını hatta kısırlığı da buna ekleyelim; sadece beslenmeyle ilişkilendirilerek açıklamak ne kadar sağlıklı bir yaklaşımdır? Bilim ve teknolojinin diğer nimetlerinin bu hastalıkların ortaya çıkışındaki tetikleyici etkinliğinden hiç bahsedilmiyor. Yüksek yalıtımlı evlerde yaşamak, yaşadığımız şehirlerde bir ağ gibi yayılmış baz istasyonları ile her gün kucaklaşmak, yoğun trafik, egzoz gazları, aşırı gürültü, gittikçe ağırlaşan hava kirliği, kitle iletişim araçlarının radyasyon salımı, en nihayet metropollerde yaşamanın ağır stresi, geçim kaygısının, gittikçe artan alkol ve uyuşturucu kullanımının, yetersiz egzersiz ve beden gücüne dayanmayan çalışma temposunun bütün bunların en az beslenme kadar saydığımız hastalıkların ortaya çıkmasında güçlü tetikleyici etkileri var. Kabul edelim etmeyelim, bilim ve teknolojik olanakların getirdiği ve dayattığı yeni yaşam tarzı bu. Neresi doğal kalmış ki bu yeni yaşam tarzının gıdası doğal kalsın. Ondan dolayı tercihlerimizi doğal olanı aramaktan çok, satın alma gücümün ölçüsünde sağlıklı bulduğumuz ürünleri satın almaktan yana kullanmamızın daha akılcı bir seçenek olacağı kanaatindeyim. Çünkü doğal olana erişmenin  güçlüğü  bir yana, önümüze çıkan ve doğal olarak tanımlanan her gıdanın “gerçekten organik mi ve sağlıklı mı” ve benzeri şüpheler insana olan güveni sorgularken, ürünlerin elde edilişi ve işleme tekniği ve yapılışı itibariyle gıda kaynaklı enfeksiyonlar açısından çok kolay bulaşma kaynağı olabilecekleri de göz ardı edilmemelidir. Örneğin sokak sütünü doğallığından dolayı UHT sütlere tercih ediyor ve kaynama süresini en az 30 dk daha kısa tutuyorsanız vay halinize. Bence UHT süt için hiç değilse Brusella’ya yakalanmazsınız.

Sonuç olarak yaşadığımız çağı ve onun gereklerini ret etmek gibi bir lükse sahip değiliz. Ama bu yapılmayacak hiç bir şey yok anlamına gelmemeli. Ya küresel tiranların yapmaya çalıştığının tersine pılıyı pırtıyı toplayıp köylere yerleşip Kavılca Buğdayı ekmeliyiz ya da üç beş tavuk ne bileyim inek beslemeliyiz. Ama bu da pek akılcı gözükmüyor. Zira her birimizi şu veya bu sebeple kentlere bağlayan yığınla gerekçelerimiz var. Tersine göçler olsa da bunun çok cılız kalacağı inancındayım. Ama daha akılcı bir seçenek olarak gıda endüstrisinin kusurlarını onarma da, tüketici bilincinin attırılması ve daha da önemlisi kişi başına düşen milli gelirdeki payının artırılması gerekli. Batıda olduğu gibi, tüketici akılcı tercihleriyle endüstriyele yön verilebilir. Ancak akılcı tercih için öncelikle tüketici bilincinizin ve satın alma gücünüzün artması gerekli. Ne tükettiğini bilmek gıdayla birlikte neler aldığını bilmekten geçer.

Değerli yorum ve katkılarınızla sektörümüzde yer alan açık yazar ekibimize motivasyon sağlayacaksınız.

info@turkishpoultry.net

Bir cevap yazın

Theme: Overlay by Kaira Extra Text
Türkiye

Keyifli okumalar dileriz.

%d blogcu bunu beğendi: